MaReK's profile. ◦ ✿ ° ✿ ◦ ° MaReK °...PhotosBlogLists Tools Help

Blog


    Lodos

     
    " '... karar almak istiyorsan Lodos'un başlamasını bekle.'
     
    Yıllarca anlamamışım. Bu gece sanırım babamın ne demek istediğini anlıyorum.
    Lodos önce herşeyi karıştırır.
    Estikçe önce birbirine geçer herşey.
    Sonra yavaş yavaş durulur.
    Ve herşey Lodos'un ardında çok daha net görünür.
    Evet. Şimdi açıkça görünüyor herşey ve sanırım
    bu Lodos gecesi bana O'nun kendi eliyle açtığı sayfayı yırtmamı öneriyor."
                                                  
                                                                                        -Lise Defteri-
     
     
    Çok eskiden severek izlediğim bir diziydi Lise Defteri.
    Dizide Kerim karakterini canlandıran Emre Altuğ günlük tutardı.
    Yazarken bir yandan da okurdu.
    Onun sesiyle bütün o hikayeleri dinlemek o kadar hoşuma giderdi ki not alırdım.
    Günlüğüne yazdıklarından bir tanesiydi yukarda yazdığım.
     
     
    Bugün bütün o olaylar olduğunda aklıma ilk bu cümleler geldi :'(
    Evet işte zamanı. İşte benimde onun sayfasını yırtmamın zamanı.
    Sonsuza kadar. Bir daha asla açılmaması için.
     
    3 Temmuz 2008 Perşembe 17:48
    Sorry My Sea :'(

    Gittin...

    Gittin...
    Ben, arkandan sadece baktım.
    Oysa; söyleyecek o kadar çok şeyim vardı ki...
    "Gidersen iyiye dair ne varsa içimde yitireceğim hepsini.
    Gidersen sönecek içimdeki ateş
    ve bir daha hiç kimse yakamayacak.
    Gidersen karanlığa mahkum edeceksin günlerimi
    O karanlıkta yolumu kaybedeceğim" diyecektim sana.
    Konuşamadım...

    Gittin...
    Gidişini görmemek için gözlerimi kapattım
    Öylesine acıdıki içim, tutup koparsalardı kolumu
    bacağımı bu kadar acı duymazdım.
    Acım yaş olup akmalıydı gözlerimden.
    Ağlayamadım...

    Gittin...
    Seni delicesine bir tutkuyla seviyordum oysa
    Tutkum seninle olmaktı, tutkum teninde erimek,
    tutkum hayatı seninle sadece paylaşmaktı.
    Anlatamadım...

    Gittin...
    Gidişini önlemek için tutmak vardı ellerinden
    Ellerim değil miydi her dokunuşumda seni ürperten?
    Ürperdin yine biliyorum.
    Bir kez dokunsam, bir kez tutsam ellerini
    Gitmek için biriktirdiğin bütün cesaretin kaybolurdu.
    Tutamadım...

    Gittin...
    Bir yıkım gibiydi gidişin
    Sen adım adım uzaklaşırken benden
    Çöküp kaldı bedenim olduğu yere
    Nice terk edişlere dayanan yürek bu kez yenilmişti
    Bu kadar zayıf değildim ben kalkmalıydım.
    Kalkamadım...

    Gittin...
    Oysa geldiğin gün gideceğini biliyordum
    Hazırdım gidişine,
    Kaçak zamanları yaşıyorduk
    Zaman bitecek ve sen gidecektin
    Bense, gidişinin ertesi günü
    Hayatıma kaldığım yerden yeniden başlayacaktım.
    Başlayamadım...

    Gittin...
    Bir şey söyledin mi giderken?
    "Kal" dememi istedin mi?
    Son bir kez "seni seviyorum" dedin mi?
    "Bekle beni döneceğim" diye umut verdin mi?
    Beynim öylesine uğulduyorduki.
    Duyamadım...

    Gittin...
    Nereye gittiğin önemli değildi
    Binlerce kilometre uzakta da olsan,
    iki metre ötemde de farketmiyordu.
    Artık yoktun ve asıl bu düşünce beni felç ediyordu.
    Kurtulmalıydım senden,
    bu yokluk duygusundan kurtulmalıydım.
    Kurtulamadım...

    Gittin...
    Unutulanların arasına katılmalıydım
    Anıları bir sandığa koyup
    hayatı bir yerinden yakalamalıydım.
    Bu aşk noktalanmalıydı, bu sevdadan vazgeçmeliydim.
    Yapamadım...

    Gittin...
    Bir okyanusun ortasında
    tek küreği kaybolmuş sandalda
    Dev dalgalarla boğuşan bir denizciyim şimdi.
    Bil ki; sevmekten vazgeçmedim seni,
    Bil ki; seninle birlikte sevdanı da taşıyacağım yüreğimde,
    Bil ki; seni Unutamadım...
     
    Mehmet Coşkundeniz
     

    O Olmazsa Yaşayamam

     

    "O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
    Demeyeceksin işte.
    Yaşarsın çünkü.
    Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
    Çok sevmeyeceksin mesela.
    O daha az severse kırılırsın.
    Ve zaten genellikle O daha az sever seni,
    Senin O'nu sevdiğinden.
    Çok sevmezsen, çok acımazsın.
    Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
    Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...
    Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
    Senin değillermiş gibi davranacaksın.
    Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
    Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
    Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
    Paldır küldür yürüyebileceksin.
    İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
    Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
    Gökyüzünü sahipleneceksin,
    Güneşi, ayı, yıldızları...
    Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
    "O benim." diyeceksin.
    Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir Şeylerin...
    Mesela gökkuşağı senin olacak.
    İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
    Mesela turuncuya, yada pembeye.
    Ya da cennete ait olacaksın.
    Çok sahiplenmeden,
    Çok ait olmadan yaşayacaksın.
    Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
    Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
    İlişik yaşayacaksın.
    Ucundan tutarak...

    Can Yücel    

                                   

     

    ◊♡◊ ◦ ๒ยรгค ◦ ◊♡◊



    İkimize

    Başladığımız yerdeyiz ikimizde
    Yolların ayrıldığı ve kaybolduğu
    Akla kara gibiydik zaten
    Yeni cevabı yok soruların
    Bazen bulanık bir su bazen berrak gibi görünen
    Bir dünyaydık yalnızca
    Artık oyun oynamaya hiç mecalim yok
    Yaradılışıma aykırıydı herşey
    Gözyaşlarım beklerdi hep hep bir kenarda
    Aynı başlangıçlar artık
    Düşlerin ayrılıp kaybolduğu
    Akla kara bir arada durmaz
    Hüzün gelir sonra hayatımıza
    Yalanlardı oysa bütün oyunlarımız
    Hep mutlu gibi görünen
    Büyümüş oyuncaklardık aslında
    Artık uyku uyumaya hiç mecalim yok
    Yaradılışıma aykırıydı herşey
    Gözyaşlarım avuturdu beni hep bir kenarda
    Farklarımız o kadar çok ki
    Geceyi gündüz yapamam
    Öyle büyük uçurumlar doğurdun ki
    Geçecek bir köprü kuramam
    Farlarımız o kadar çok ki
    Gündüze gece katamam
    Büyük uçurumlar doğurdun ki
    Kanatlanıp uçamam..... "kanatlanıp uçamam"

    Murat Yılmazyıldırım


    Gece ve Düşler


    Gece ve Düşler

    Bilemedim düşlerin bu kadar korkak
    Ellerimden uzak olduğunu
    Göremedim uykuların bu kadar küçülmüş
    Düşlerimden ayrık durduğunu

    Yapamam kendime kötü gözle bakamam
    Sevgiliyi yerinden oynatamam
    Ölemem, uğruna içimde güller dikemem
    Sevgiliyi aşkımdan edemem

    Güneş bile ağlar halime
    Ne olacak diye sorar kendine

    Bilemedim düşlerin bu kadar yorgun
    Ellerime tuzak kurdugunu
    Göremedim uykuların bu kadar ellenmiş
    Düşlerime düşman olduğunu

    Yapamam kendime kötü gözle bakamam
    Yelkenimi yerinden oynatamam
    Ölemem, uğruna içimde güller dikemem
    Yelkenimi aşkından edemem

    Güneş bile ağlar halime
    Ne olacak diye sorar kendine
    Güneş bile ağlar halime
    Kapatır kendini öldüren geceye
    Güldüren düşlere...

    Murat Yılmazyıldırım
                                                                                                                                                                    

    Çay, Simit ve Peynir

     

    Basit yaşayacaksın, basit.
    Mesela susayınca su içecek kadar basit...
    Dört çıkacak, ikiyle ikiyi çarptığında.
    Tek düğmesi olacak elindeki cihazın;
    Tek bir düğme, tek bir cümle gibi...
    Sevince lafı dolandırmadan söylediğin "Seni Seviyorum" gibi.
    Basit bir öpücük yetecek sana...
    Basit, sıcak bir öpücük; ve o öpücükle dolacak tüm günlerin, tüm düşlerin.
    O öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını,
    Öpücük için yiyeceksin, hayatının dayağını
    Kabak çekirdeği verecek, sana rakamların veremediği mutluluğu.
    El yazısıyla yazılmış, eğri büğrü bir mektup olacak,
    En değerli kağıdın, hep yanında taşıdığın, atmaya kıyamadığın.
    İki harekette giyiniverecek, iki harekette soyunuvereceksin.
    Kısacık olacak uyanman ve yola çıkman arasında geçen süre;
    Kısacık olacak sıcacık kollara dolanman ve
    Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını; bakışların bile
    anlatabilecek kendini.


    Beklentilerin de basit olacak, Kaf Dağı'nın önünde bekleyecek mutluluklar.
    Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını;
    Ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana en ucuz romanını;
    Pankreasının sağlığına dua edeceksin kapatırken gözlerini.
    Bir kaşarlı tost olacak aradığın,
    nasıl oturacağını bilemediğin sofrada,
    Parmakların en kıymetli çatalın,
    yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık denklemleri.
    İskender'in kılıcı duracak, avukat rehberinin yanında.
    Bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana, kontraplak bir gitarda
    doğru basılmış bir fa diyezin mutluluğunu,
    Makyajı, ilk "a"sına kadar bilmen yetecek, temizlik kokacak en pahalı parfümün.
    "Bilmiyorum" diyebileceksin bilmediğinde ve çok normal olacak "bilemeyişin".
    Tek dereden su getirmen yetecek, bir "istemiyorum" diyebilmeye,
    Ne durduğu farketmeyecek abanın altında.
    Saatin, sadece saati gösterecek,
    Telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın,
    Küçük bir not defteri olacak, "bilgini" en hızlı "sayan".
    Basit yaşayacaksın, basit.
    Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi basit...

    Çay, simit ve peynirle..... 

    NAZIM HİKMET

     

     

                                                                                                                            

    Aşk ve Özgürlük


    Aşkla, özgürlük halef seleftir; tıpkı güneşle ay gibi:
    Tek tek ikisi de güzel olduğu halde, birarada var olmazlar.
    Biri doğdu mu diğeri silikleşir.
    Aşk boyun eğip kalmaksa,
    Özgürlük alıp başını gitmektir.
    Ya gönüllü itaat,
    Ya nihayetsiz seyahat...
    Seyahati seçerseniz aşk şapkasını alıp gidecek.
    Aşk'a düşerseniz, özgürlüğe yolculuk bitecek.
    Çünkü nasıl özgürlük aşkın zeminiyse,
    aşkda özgürlüğün finalidir. 

                                                                                                                                        
    Can Dündar
       

    Yarim Haziran

     

     

    Katran karası bir geceyi Haziran bulutlarının arasından yararak, avuçlarında kıpır kıpır yıldızlarla odamın penceresini tıklattı dolunay... 
    "Sana samanyolu getirdim" dedi ve bütün gökkubbeyi yeryüzüne
    indirmiş gibi mağrur, gülümsedi koltuğumun başucunda... 
    Ayla yıkanmanın keyfini sürdüm bir müddet... 
    Sonra penceremi açıp onu içeri aldım. 
    Dolunay, samanyolundan ışıklarla eteklerinde; "Haydi" diyordu penceremin dibinde;
    "Haydi... ebedi  baharın ülkesine..." 
    Lakin dolunaya inat; öylesine bitkin ve naçar ki hayat...
    ... kopamadım akşam haberlerden, dünyevi  kederlerden...
    Açıp penceremi, salıverdim dolunayımı, Cahit Külebi'den bir şiir fısıldayarak kulağına:
    "Bir gün geleceğim/ alıp şu başımı/ bir gün geleceğim/ belki de
    Haziran/ bulacak naaşını/
    belki de Haziran..." 
    Haziran, bir ozanın naaşını kaldırırken, dolunay samanyolu boyunca efsunlu yıldızlar saçarak uzaklaştı.
    Bakakaldım peşinden...
    Ne gözümü alabildim, ne göze alabildim.

    Can Dündar

    Histeri

     

    Bıçağın ucunu hafifçe kız arkadaşının baldırına değdirdi. Kız arkadaşının baldırı giydiği şort nedeniyle açıktaydı,    çıplaktı. Gerilmiş bir çarşaf gibi düzgün ve pürüzsüz duruyordu. Bıçak hafifçe temas ettiğinde, deride ilginç bir büzülme, içe göçme görüldü. Baldırda küçük kırışıklıklardan oluşan minik bir yara vardı şimdi. Deri, geriye doğru tek bir noktadan iple çekiliyor gibiydi. Bu tıpkı portakal kabuğunu içe doğru bükmek gibi bir şeydi. Evet, evet aynı portakal kabuğu gibi olmuştu bıçağın ucunun deydiği yer. Bu benzetme çok hoşuna gitmişti. Canı portakal istedi...

    Kız tam olarak bir şey hissetmemişti. Hala aynı rahatlıkla uyuyordu. Bu, çocuğu daha da çok sinirlendirdi. Kız arkadaşını çok seviyor, onun zararsız hatta faydalı biri olduğunu düşünüyordu. Onunla ilgili kötü bir tek olay bile getiremiyordu aklına ( bunu yapabilmeyi o kadar istiyordu ki, belki o zaman bir neden elde etmiş olabilirdi). Şu an aklı biraz karışıktı yalnızca. Sıkkın ve hiç olmadığı kadar özgüvenliydi. Bıçağı gittikçe daha fazla kavrıyor, bu da dudaklarında yukarı doğru kıvrılmalara, yanaklarında gamzelere neden oluyordu.

    Küçükken yaptığı bir şey geldi aklına. Büyük yeşil bir balon.. öyle imrenilecek yada zevkle oynanacak bir şey değildi hani. Balonun böyle gergin, şişkin ve meydan okur bir tavırla durması sinirini bozuyordu (o bunları geçirirken kafasından, düşündüm de; neden acaba çocuklar balonları sever bu kadar? Sakın onun kendini beğenmiş ve parlak tavrından olmasın.. bir topa vurup onu oldukça uzağa atabilirdiniz, bunu hiç balonla denediniz mi?). doğal olmayan bir şeyler vardı balonda. Güzelliği gerçek değildi sanki, gerçek olmaya değil belki ama güzel olmaya zorlanmış gibi duruyordu.. güzelliğini bozmak o kadar kolaydı ki, belki de bu tedirginlik veriyordu insana. O yaşta bunları, duyguları açıklayamazdı tabi, sadece sonuçlarını hissediyordu. Ve o yaşına dair üç şey vardı şimdi aklında.. hiç bir zaman onu bırakmayan, çocukluğundan beri birlikte uyuduğu yastığı ve o zamanlar dinlediği bir şarkı ( insan hatıralarını durduramıyordu.). Çok önemli bir şeyi çok sevdiği birine anlatan insanın sevecenliği ile fısıldadı şarkıyı sevgilisine;

    “ sanırsın, dağlarda yol olmaz
    usanırsın, kalbinde güç kalmaz,
    uzanırsın,
    yarın olmaz...”

    Elindeki iğneyi kardeşinin yeşil balonuna batırdığını anımsadı.. ( sahi kardeşi neredeydi acaba üç haftadır..) balon önce tepki vermemiş daha sonra bir parça içe doğru çökmüş ve milisaniye sonra artık çökmemişti. Lastik gök gürültüsü gibi ama daha tok bir sesle yarıldı. Demek ki diye düşünmüştü, balon; biraz üzerine gidilmeye dayanıyordu ama fazla ısrara yeniliyordu. Ama daha da önemlisi balonu büzüştürememiş, şeklini, kibrini, kendini beğenmişliğini bozamamıştı. Balon ya güzel, büyük ve gösterişli duruyor yada yok oluyordu.

    Kızın gözleri sanki hafif aralıkmış gibi duruyordu. Bu uyuyuş şekli tam da onun gibi temkinli insanlara yakışan bir şeydi. Tek kolu yastığın altında, diğeri kafasının yakınlarındaydı. Bacaklarını açabildiği kadar açmış, uzaklaştırabildiği kadar birbirinden uzaklaştırmıştı. Böyle sıcak ve bunaltıcı gecelerde, insan kendi vücuduna bile değmek istemiyordu. Suratı sanki hızla fırlatılmış gibi yapışık duruyordu yastığa. Üstte kalan yanağı kıpkırmızı olmuş, ter bulaşmıştı. Saçları suratına dökülmüş, terleyen alnına yapışmıştı. Kötü bir şey düşünmek bile, vicdan azabı çektiriyordu, böyle katkısız bir masumluk karşısında. Daha fazla izleyemeyeceği kadar güzeldi kız arkadaşı.

    Bıçağı sol elinden sağ eline aldı. Acaba diye düşündü; bu güzellikte balon gibi mi? Gerçeklere ne kadar dayanıklıdır? Aslında bu sorular umurunda bile değildi. Yalnızca kendini rahatlatmak,yapacağı şeye, felsefi, en azından düşünsel bir şeyler katmak, olduğunun dışında gibi göstermek uğraşındaydı. İlginçtir ki insan, tüm gerçeği bildiği halde, kendi kendini bir başkasından daha rahat kandırıyordu. Bunu daha sonra çok iyi anlayacaktı (düşünemeyeceği kadar iyi..).

    İzlediği filmleri düşündü. Bıçak nasıl saplanırdı? Keskin kısmı aşağı doğru, sapı avuç içinde ve çok sıkı tutularak. Hatta öyle ki kamera bir ara bıçağı tutan ele yakın çekim yapmalı ve avuçtan sızan kanla seyirciye bıçağın ne kadar sıkı tutulduğunu kanıtlamalıydı. Bu tam psikopatlara, fetişistlere göreydi. Bir de şöyle daha romantik, daha şovalyevari olanları vardı. Bıçak genelde karna yönelir, bıçak sanki meyve doğrayacakmış gibi tutulur ve öyle saplanırdı (asıl ilginç olan karında açılacak yaranın öldürmesinin daha uzun ve daha acılı olacağı gerçeğiydi..). Çok yapay ve çirkin geldi bu düşünceler. Neredeyse vazgeçecekti ama kızın çıplak baldırını yeniden gördü. Ve tekrar aşık oldu ona.

    Bıçağın ucu tekrar baldırındaydı kızın. Biraz ittirdi bıçağı, baldır gerildi. Biraz daha ittirdi, baldır içeri doğru büzüldü. Nasıl bir ses çıkar acaba diye geçirdi içinden. Bir filmde – belki de çoğunda böyle yapılıyordu- bıçağı kavuna saplayarak bu sesi elde ettiklerini görmüştü. Bıçağı biraz daha ittirdi, kızın suratı buruştu ve bacağını oynattı. Demin bıçağın bastırdığı yer şimdi, tenine göre daha beyaz bir renk almıştı. Anımsadı bu beyazlığı, kendi küçüklüğünden. Birisi seni tırnaklar veya kolunu bir duvara sürtersen, orası önce beyazlaşır sonra ateşli bir kızıllık gösterirdi ve belki biraz kan...

    Kan.. kendine getirdi çocuğu..


    Beyaz olan yere tekrar tazyik uyguladı bıçağıyla. Bu sefer daha sabırsızdı. Bıçak çok yoğun bir sıvıya atılan taş gibi bir ses çıkardı. Bu noktadan sonra her şey çok çabuk oldu. Deri geri çekilip sonra o eski pürüzsüz haline geri dönmüştü. Adamın (artık çocuk değil adamdı) hoşuna gitti eski haline dönebilmesi derinin. Bu hoşlanma duygusu korkutmuştu onu. Belki o saniyeden de kısa zamanda yaptığının hiçbir düşündürücü ya da meraklandırıcı yanı olmadığını, bu hareketin üçüncü sınıf korku filmlerinin ipe sapa gelmez sahnelerinden özenilmiş bir şey olduğunu düşündü. Ama pek de umursamadı bunu, zevk alıyordu. Bu her şeyi mübah kılıyordu. Kızın suratında görmeyi istediği acı ifadesini düşündükçe heyecanlanıyordu. Bıçaktan ince çizgiler halinde kan akıyordu, kız dehşetle uyandığı sırada. Küçük simsiyah gözleri dehşetle yanıyordu.tüm duygulardan öte şaşırmıştı kız. Bu üzdü adamı, acıdan çok şaşkınlık vardı bu suratta. Gözlerini açar açmaz bacağını bilinçsizce çekmişti ama bıçak öylesine delice bir kuvvetle sıkılmıştı ki, baldırının çok büyük kısmı eski, yıpranmış kumaşlar gibi yırtıldı. Kız bağırdı, adam güldü. Mutlu değildi ama kesinlikle zevk alıyordu şu andan. Kız kaçmaya yeltendi ama yatağa geri yığıldı. Bu adama, her sabah o iğrenç alarmla işe gitmek için uyanıp sonra geri düşüşünü anımsattı (sahi, kaç gündür işe gitmiyordu acaba..). bu sefer sesli bir şekilde güldü. Kız ya acıdan bayılmıştı – ki buna koruyucu refleks yada onun gibi bir şey dendiğini okumuştu- yada kan kaybından ölmüştü. Eğer kız ölmüşse, onu çok özleyeceğini fark etti. Boynuna baktı, hortum gibi bir şey hızla oynaşıyordu. Yaşıyor dedi kendi kendine. Sevindi buna, bugün sevindirici bir gündü. Sonra sevinmesinin yersiz olduğunu düşündü. Yaşasa bile bu kesinlikle onun yanında bir yaşam olmayacaktı ki.
    Yatağın belirli bir kısmı kıpkırmızı olmuştu. Bu kızıllığın ortalarına doğru, daha yoğun ve daha yapışkan bir tabakanın arttığı göze çarpıyordu. Şöyle, baştan aşağıya bir daha baktı yirmi bir aydır beraber olduğu kız arkadaşına. Kurtulmaya çalışırken şaşkınlıkla açılmış gözlerini, telaşlı hareketlerini, çaresizliğini hatırladı. Hiç de yakışmıyordu bu tavırlar, onun gibi ağır başlı, oturaklı ve temkinli birine. Kızın şaşkınlığı da bu nedenle olsa gerek diye düşündü. Sokakta yürürken, kafasına meteor düşebileceğini belki düşünmüştür ama sevgilisinin ona böyle bir şey yapabileceğini hiç düşünmemiştir diye geçirdi kafasından. Hiç yanılmayacağına emin olan birini yanıltmak hoşuna gitti adamın. Bu hiç aldatılmayacağını düşünen bir sevgiliyi aldatmak gibiydi. Onlara hayatta her şeyin planlanıp, programlanamayacağını göstermek, onları şaşırtmak güzeldi. Nasıl da yıkılıyorlardı bir anda. Geleceğe yatırım yapanların, diye düşündü, tüm sermayesini kamuya dağıtmalı.. sonra utandı kendi düşüncesinden. Muhakkak ki bu hareketleri kahramanca olurdu fakat o her şeyi şu anda uyduruyordu. Bu tip yaklaşımların prim yaptığı tek yer aptal Hollywood filmleriydi maalesef. Halkın refahı veya ne bileyim ilahi bir güç için cinayet işlemek. O yalnızca zevk almıştı bıçağı batırırken.. ve açıklaması umurunda değildi.. çoğu insan katılmayacaktı onun görüşlerini ama o biliyordu ki “insan sevdiklerinin, kendisi için veya kendisi yüzünden acı çekmesinden hoşlanır.”

    Kızın son haline baktı; saygı duyulacak ve sevilecek bir tarafı kalmamıştı. Eğer bıçağı saplarken erkek arkadaşına her zamanki o donuk ve soğuk kanlı gözleriyle baksa, onu, bunu yapmaması için uyarsa ve hatta azarlasa onu; belki hala ona aşık, onu seviyor, saygı duyuyor olabilirdi. Bunun imkansız ve kendisiyle çelişik bir şey olduğunun farkındaydı. Güzelliği olağan dışı diye patlattığı balonu sevebilmek için, ondan olağan dışı bir şey mi bekliyordu? İnsan bu muydu acaba? Nankör ve karmaşık. Bir şeyi doğal haline kadar zorlamış ve sonunda bu ona çiğ ve basit gelmişti. Bu düşüncelerinden de emin olamadı. Acaba tüm bunları yalnızca, terk edilen değil de terk eden gibi gözükmek için mi yapıyordu? İlk bıkan olma ayrıcalığı... Kız her halükarda onunla beraber olmayacaktı nasılsa, öyleyse her şeyi söyleyebilir, sevgisini saygısını bitirebilirdi. Bunları bilmek mi sebep oluyordu, onu sevmemek gibi düşüncelere rahatça nedenler uydurabilmesine? Sıkıldı düşünmekten. Çok sıkıldı.

    Elinden zaten hiç bırakmamış olduğu bıçağı tüm gücüyle kızın boynuna sürttü. Kızın başıyla omuzları arasında sanki bir ağız açılmış ve yeni içtiği vişne suyunu püskürtüyordu. Hırıldıyordu da yara, sanki bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Kana bulanmış fakat beyazımsı bir şeyler gözüküyordu bu ağzın içerisinde. Kan çok uzun süre fışkırır gibi çıktı yada bu süre ona çok uzun gelmişti. Bıçağı yere bıraktı. Bıçağın çıkardığı sesten rahatsız oldu. Bu olayı kendisi anlatıyor olsaydı herhalde şimdi üstüne atıldığını, ona sarıldığını ve öptüğünü söylerdi fakat o, aşağılık bir şekilde sevgilisinden nefret etmeye başladı. Böyle kanamasından, umarsızca ölmesinden tiksiniyordu. Baygın olduğu için suratında hiç bir ifade görememişti. Daha önce düşünmemişti bunu ama şimdi insanların suratının, uyurken ve baygınken ifadesizleştiğini fark ediyordu. Onu mutlu edecek olan o meleğimsi suratta göreceği acıydı. Hiçbiri olmamıştı. Pişmanlığa değer veren biri olsaydı, neredeyse pişman olacaktı. Şimdi yalnızca, kırgındı. Sevgilisini kaybetmişti. Kız arkadaşı ona bir keresinde “ aşk; gönüllü işkence görmektir.” demişti. Bu kibirli ve hatta insandan uzak yaklaşım bile yırtamamıştı kızın zorlanmış romantikliğini. İşte aşkı sona ermiş, öyle yada böyle bir ayrılık yaşamıştı. Yani bunun ne farkı vardı o aşk hikayelerinden? Acı çeken, fedakar olan, vurdumduymaz, terk eden, terk edilen hepsi burada mevcuttu. Bunalttı bu pembe dizi görüşleri onu.

    Yatağının kenarına yere oturdu. Kız arkadaşının suratına baktı. Gözleri hafif aralıktı ama şimdi temkinli yakıştırması yapmak oldukça anlamsız geliyordu adama. Şarkının geri kalanını söyledi sevgilisine, eski sevgilisine:

    “zor günlerin ardında huzur olmaz
    ki her zaman umutlar yön bulmaz
    yarın olsa da,
    beklenen gün olmaz.”


    Şaştı, şarkıyı hala hatırlıyor oluşuna. Daha önce de fark etmişti ki insan, anıları durduramıyordu. Bir şey daha geldi ki aklına bu şarkıdan da şaşırtıcıydı. Demin öldürdüğü (terk ettiği) sevgilisinden ayrılalı, daha doğrusu kız onu bırakalı dört seneden fazla oluyordu. Korkarak yatağa doğru döndü. Yüreği titreyerek bakakaldı yatağa.. çok sevdiği, çocukluk arkadaşı yastığı bıçak darbeleriyle paramparça olmuştu. Kızın kalkıp gittiğine kendini inandırabilmeyi, hayatında hiçbir şeyi istemediği kadar istedi o anda. Ama bu sefer kendini kandıramadı. O bir katildi ve yastığını öldürmüştü.

    Başını ellerinin arasına koydu. Bir şeyler mırıldandı. Duyduğum kadarıyla:

    “sözlerim gerçektir, yüreğim kardeştir
    her zaman
    umudum sonsuzdur, uğraşım bitmez
    hiçbir zaman.”

    gibi bir şeydi. Dizlerini büktü. Bir cenin gibi duruyordu. Daha sonra, belki sırf beni kandırıp, kendini farklı göstermek için belki de yalnızca ve yalnızca sizden biri olduğu için, yatağın ucunda bayılana dek ağladı...

    umut...